Vizyondaki Yeni Filmler

Azrail’i Beklerken

‘Persepolis’ ile tanıdığımız Marjane Satrapi ve Vincent Paronnaud ikilisinin yeni filmi ‘Azraili Beklerken/Poulet Aux Prunes’, İstanbul Festivali’nde çıkmıştı Türkiyeli sinemaseverlerin huzuruna. Mathieu Amalric, Edouard Baer, Maria De Medeiros ile Golshifteh Farahani’nin rol aldığı yapım, büyük bir keman viztüozunun tarihi kemanı kırıldıktan sonra yaşadığı hayal kırıklığını ve Azrail’i bekleyişinin öyküsü. Film, Nasser’in canını almaya gelen Azrail’i bekleyişini sekiz günlük sürede başarısız okul günlerinden erkek kardeşiyle olan ilişkisine ve İran isimli çocukluk aşkına uzanan bir hikâyeyle anlatıyor.

 

Gizemli Kadın

Yine İstanbul Film Festivali’nde görme fırsatı bulduğumuz Pawel Pawlikowski imzalı ‘Gizemli Kadın/ La Femme du Veme’ hiç kuşku yok ki Ethan Hawke ve Kristin Scott Thomas’ın başını çektiği oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Amerikalı bir yazar olan Tom Ricks, kendisini terk eden karısını ve kızını geri kazanmak için Paris’e gider. Ama umduğunu bulamaz. Bu sırada pasaportunu ve parasını da kaptıran kahramanımız döküntü bir otele yerleşir ve karanlık işlerin döndüğü bir yerde gece bekçiliği yapmaya başlar. İşler bu kadar kötü giderken birden hayatına Margit adlı ‘gizemli’ bir kadının girmesiyle hayatı daha da altüst olacaktır.

Çöküş – Jared Diamond

Bir medeniyetin çökmesinden –Angkor Wat’ın terkedilmiş tapınakları, orman içinde kalmış Maya şehirleri ya da Easter Adası’nın heykellerinin kasvet verici görüntüsü gibi- daha korkunç ne olabilir? Bu yıkıntıları görüp aynı şey bizim başımıza gelmez diyecek biri var mıdır? Jared Diamond Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabında Batı medeniyetlerinin dünyanın önemli bir kısmında hâkimiyet kurmalarını sağlayan teknoloji ve dokunulmazlıkları nasıl ve niçin geliştirdiğini inceliyordu. Çöküş kitabında ie madalyonun diğer tarafına bakıyor. Geçmişteki büyük medeniyetlerden bazılarının çöküş sebepleri nelerdir ve onların başlarına gelenlerden ne gibi dersler almalıyız?
Diamond, Easter Adası’ndaki Polonezya kültüründen yerli Amerikan medeniyetleri Anasazi ve Mayalara, Grönland’da hüküm sürmüş ortaçağdaki Viking kolonisinden günümüz dünyasına felaket senaryoları hakkındaki bakış açılarını ortaya koyuyor. Kaynaklarımızı israf edersek, doğamızın bize verdiği tehlike işaretlerini önemsemezsek, gereksiz yere ağaçları kesersek başımıza neler geleceğini anlatıyor. Doğal afetler, iklim değişikliği, hızlı nüfus artışı, istikrarsız işler ve tabii ki savaşlar eski medeniyetlerin çöküşünde önemli faktörlerdi. Ama bazı toplumlar aynı problemlere çözümler buldular ve bu çözümlerde ısrar ettiler.
Bir çevreyi diğerine göre daha kırılgan yapan şey nedir? Niçin bazı toplumlar kendilerini düşünmeden yıkıma götürürken, diğerleri aynı hatayı yapmıyor? Bugün benzer problemlerle biz karşılaşıyoruz; Ruanda ve Haiti’nin başına bazı felaketler geldi bile. Hatta Çin ve Avustralya bu sorunlara yenilikçi tedbirler almaya çalışıyorlar. Her ne kadar bizim toplumumuz (Amerika) açık bir şekilde ekonomik olarak zengin ve siyasi olarak rakipsiz görünse de, meşum ikazlar Montana gibi ekolojik olarak sağlam bölgelerde belirmeye başladı. Benzer bir sonla karşılaşmamak için sosyal, ekonomik ve politik ne gibi tedbirler alabiliriz?
Derin içeriği, anlaşılır ve açık üslubuyla Çöküş cevaplanması gereken şu soruyu sorarak günümüzün en önemli kitaplarından biri haline geldi: Dünyamızın çöküşünü nasıl engelleyebiliriz?

Geriye Uçan Yaban Ördekleri – Tom Robbins

Geriye Uçan Yaban Ördekleri’ni elinize alıyor ve Robbins yine neyin peşinde diye düşünüyorsunuz. Bu kez hangi uzak dağ yamaçlarında, hangi tuhaf ışıklar dikkatini çekti acaba? Kimin kamp ateşinde ısıtıyor fikirlerini, imgelerini, edebi sanatını? Çingenelerin mi? Gerillaların mı? Kız izcilerin mi? Şamanların mı yoksa?

Hayır, bu kez yaban ördeklerini geriye uçuruyor. Kafilede 1967 yılından 2003’e uzanan dönemde yazdığı yolculuk yazıları, öyküler, çoğu daha önce yayımlanmamış şiirler, sanat eleştirileri, sevdiği insanlara övgüler, çeşitli dergilerle yaptığı mülakatlar ve muhtemelen hiç film olamayacak bir tretman bulunuyor.

Robbins, modern sanatın yapı sökümünü yaptığı ve kafayı yiyen rock’çılara övgüler düzdüğü sıralarda, mesleki konumunu bir daha geri dönmemek üzere değiştirmeye karar vermişti. Kurduğu yeni dünya bir tür “hayal-ettiğine-inan” dünyasıydı; bu dünyada, haber metinlerinde satır arasına gizlenmesi gereken Üslup kraldı, Paradoks ile Muamma ise diplomatik dokunulmazlığa sahipti. İlk romanını 1968’de yazmaya başladı ve hatırlanacaksa romanlarıyla hatırlanmak istediğini açıkça belirtti. Ama elinizdeki kitap onun hem gençlik hem olgunluk dönemi bakışını, hem gazeteci hem edebiyatçı yanını vahşi ve yahşi parçalarla meraklılarına bir güldeste olarak sunuyor.

Geriye Uçan Yaban Ördekleri ile, Vajinalar Kanyonu’ndan geçerek Selous safari sahasına yolculuğa çıkıyor, The Doors’la esriyip Leonard Cohen’le “huzur” buluyor, Thomas Pynchon, Osho, Debra Winger ve daha nicesiyle muhabbeti koyulaştırıp Ay Işığında Yastık Âlemi Sonatı’nda cadı kızın insan kemiğiyle çaldığı çellosuna kulak veriyorsunuz. Sonra Tom Robbins sizin hep sormayı istediğiniz sorulardan birkaçına cevap veriyor: Yaşamın anlamı nedir, gerçekçi misiniz, metaforun işlevi nedir, kaleminiz hiç tutuldu mu, siyaset ve edebiyat ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz, kendinizi en çok hangi kurgu karakterle özdeşleştiriyorsunuz…

Tom Robbins okurlarına onun gerçek dünyasına dalmak için işte bir fırsat. Uçuş serbest!

 

Erken Kaybedenler – Emrah Serbes

Ankara polisiyeleriyle tanıdığımız Emrah Serbes, bu defa direksiyonu kırıyor ve edebiyatımızda pek de işlenmemiş bir başka meseleye el atıyor. Erkek çocukların enerjik, hüzünlü, alengirli dünyasına giriyoruz…
Baba çalışıyor, anne ev hanımı, muhafazakârlığın kalesi…İşçiler, yoksullar, teyzeler, abiler… Kolay ağlayan sert adamlar… Taşra seyrekliği, mahallenin kalabalığı… Kıskanç, gururlu, saf ergenler… Emrah Serbes, çabuk öfkelenen, kolay vazgeçen, baştan çıkmış erkek çocukları konuşturuyor… Kederli, insana dokunan komik hikâyeler bunlar…

“Dizinin dizime değişi, Handan’ın annesi için bir kelebeğin kanat çırpışıysa benim için kasırgaydı. Kaç sene geçti, hâlâ unutmam, günde en az beş sefer aklıma gelir. Biliyorum bu durumun, kökeni memeden kesildiğim güne kadar uzanan psikolojik nedenleri vardır. Ama bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle…”
Taşrada ve kâinatta, yapayalnız kalmış erkek çocukların hikâyesi…

Erken Kaybedenler… Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu…

Tatlı Rüyalar – Alper Canıgüz

Türk bir anne ile Fransız bir babadan olma Hector Berlioz –kendisi Türkiye’de yaşayan bir Fransız Türk’üdür- sıradan bir pazar sabahı kahvaltı ederken bir ilan okur ve “hayatı değişir”… “Hayatımı satıyorum! 25 yaşında, iyi eğitimli, iki yabancı dil bilen sağlıklı genç, geri kalanını temin edebilmek amacıyla hayatının bir bölümünü satıyor. İlgilenenler aşağıdaki telefon numarasına başvurarak randevu alabilirler.”
Genç yazar Alper Canıgüz’ün ilk romanı yukarıda tırnak içine alınan ilanla başlar. Tatlı Rüyalar, kitabın alt başlığında da belirtildiği gibi, gerçekten ‘psiko-absürd’ ve de ‘romantik komedi’. Zekice kurgulanmış, bir ilk kitaptan -alışıldığı üzere- beklenmeyecek kadar iyi yazılmış, kıvrak dilli, özellikle de saçma, komik ve psikolojik… Gerçek bir serüven, gerçek bir roman… Romana sonundan bakarsanız, matrak bir romantizm de bulabilirsiniz. İşin psikoloji kısmına gelince… Yazarımız her ne kadar 1969 doğumlu genç bir psikolog ise de, burada mesleğini kötü temsil ettiği bile söylenebilir. Binyıl Kitap ekinde yayımlanan söyleşisindeki ifadeleriyle aktaralım durumu: “Tatlı Rüyalar’da psikolojinin kullanımdan ziyade ‘kötüye kullanımı’ mevcuttur. Psikoloji nedir ne değildir, bu konuda çoğunluğun kafasının karışık olduğunu biliyorum. Davranış örüntüleri hakkında büyük bilgi birikimine sahip olmakla birlikte iş, insan ruhunun ne menem bir şey olduğu konusuna gelince psikologların durumu da daha parlak değil diye düşünüyorum. İşte kitaptaki ‘psikoloji parodisi’ bununla ilgilidir.” Tatlı Rüyalar, “uzun süredir keyifli bir kitap okumadım” diyenlere hiç çekinmeden “ aradığınız işte bu” diye tavsiye edebileceğiniz bir kitap.

 

Ölüm Pornosu – Chuck Palahniuk

Palahniuk’un hayal dünyasına hoş geldiniz! Yoksa kâbuslarına mı demeliydik?

Palahniuk bu defa romanının odağına başka bir “marazi” karakteri, porno kraliçesi Cassie Wright’ı oturtmuş; ama bir nesne olarak. Çünkü her ne kadar konu, onun, efsanevi kariyerini kameralar önünde art arda 600 erkekle seks yaparak kıracağı bir dünya rekoruyla taçlandırmak istemesi olsa da, bu rekoru kırmasında ona yardımcı olacak tali oyuncuların, yani “damızlık erkekler”in anlatımıyla şekilleniyor roman. Sıranın kendisine gelmesini bekleyen Bay 72, Bay 137 ve Bay 600’ün gözünden aktarılıyor bu tarihi an. Ve bu-nunla birlikte, onların trajikomik hayat hikâyeleri de, bir rekordan ziyade ölüm pornosuna dönüşecek çekimler sırasında bir bir dökülüyor ortaya.

Anlayacağınız, derin bir araştırma ürünü olduğunu her satırında belli eden, çatlatırcasına güldürürken aynı zamanda yüreğinizi dağlayacak bu çılgın romanla, porno endüstrisinin çağdaş hayatın içindeki muazzam ve bir o kadar da gizli saklı varlığını edebiyata taşıyor Chuck Palahniuk.

Zaten böyle bir şeyi de ondan başkası bu kadar utanmazca, korkusuzca ve başarıyla yapamazdı herhalde.

Ancak dikkat!

Tabularınız varsa ve onları yıkmaktan korkuyorsanız bu romanı okumayın!

İnsan cenininin mastürbasyona doğumdan bir ay önce ana rahminde başladığı gerçeğiyle yüzleşmek size ağır gelecekse bu romanı okumayın!

Ya da elektrikli vibratörün hayatımıza elektrikli süpürge ve ütüden önce girmiş olmasını kabul edilemez buluyorsanız bu romanı okumayın!

Kısacası, düşüncesinden bile ürktüğünüz insani hallerle yüzleşmek istemiyorsanız Palahniuk sizin yazarınız değil!

Bizden söylemesi!

 

Baştan Çıkarıcının Günlüğü – S. Kierkegaard

Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü’nde insanlık tarihi kadar eski olan baştan çıkarma “uğraşı”nı yeniden gözden geçirmeye teşvik ediyor bizi. Bununla bağlantılı olarak da öpüşme, gençkızlık, nişanlılık, evlilik vs. gibi “bildik” konulara ironik yorumlar getiriyor. Kierkegaard’a göre hayatın üç aşaması vardır: Estetik, etik ve dinsel aşama. Bunlardan ilki olan estetik aşamada her şey zevkin çevresinde toplanır. Ya/Ya Da’nın bir bölümünü oluşturan, ancak bağımsız bir bütünlüğe de sahip olan Baştan Çıkarıcının Günlüğü işte bu estetik aşamaya dair…

Kierkegaard Regine Olsen adında on yedi yaşında bir kızla nişanlanır, bir sene sonra da kitapta da ipuçlarını bulabileceğiniz sebeplerden nişanı bozar ve Berlin’e kaçıp Ya/Ya Da’yı bitirir. Bazı temel otobiyografik özellikler yüzünden Kierkegaard’ı “baştan çıkarıcı” Johannes’le özdeşleştirenler olsa da günlük, kurmaca ağırlıklıdır. Aslında, kitapta ne sıradan bir baştan çıkarıcı sözkonusu ne de alışıldık bir günlük: Johannes, kendini etik, estetik ve erotik içerimleri olan bir aşk bilgeliğiyle donatmış sıradışı bir baştan çıkarıcı; bir estet, bir “erotist.” Ayrıca özgürlük düşkünü biri. Hem kendisinin özgür olması gerekiyor, hem de baştan çıkardıklarının. Günlüğe gelince; her ne kadar bazı tarihler göze çarpıyorsa da okurun en az hissedeceği şey günlük formu olacak; en çok hissedeceği ise ironik gözlemlerle bezenmiş sıkı bir roman tadı.

Özgürlükçü bir erotist estetin baştan çıkarma üzerine klasikleşmiş gözlemleri…

 

Nietzsche Ağladığında – Irvin D. Yalom

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Lila, Azizler ve Âlimler ve Cuma’yı sevenler için yeni bir düşünce romanı sunuyoruz: Nietzsche Ağladığında. Yine yoğun ve sürükleyici. Edebiyatla da düşünülebileceğini gösteren müthiş bir örnek…

Sahne

Psikanalizin doğumu arifesindeki 19. yüzyıl Viyana’sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk.

Aktörler

Nietzsche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir

filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Tanrıyı öldürmüş. “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır,” diyor. Daha sonra “kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?” diyecek. Ümitsiz.

Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın. Hayatı boyunca “ama” pozisyonunda yaşamış biri.

Freud: Breuer’in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul.

Salomé: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor. Bazan aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor. Kırbacı var.

Konu

Ümitsizlik. Bir gün, erkeklerin başını döndüren kadın, Salomé, Nietzsche’den habersiz Breuer’e gelir. “Avrupa’nın kültürel geleceği tehlikede, Nietzsche ümitsiz. Ona yardım edin,” der. Breuer Salomé’yi tekrar görebilmek umuduyla “peki” der.

Ve varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade… ve neden, nasıl gibi en önemli duraklarından geçen bir yolculuk başlar…

Kendisiyle ve hayatla yüz yüze gelmekten çekinmeyenlere…

 

Altı Öykü – Joseph Conrad

Denizlerin sesini romanlarına taşıyan usta yazar Joseph Conrad farklı zamanlarda yazdığı öykülerini Altı Öykü’de bir araya getirmiş. Yazar, romanlarından aşina olduğumuz politik gerilimi ve savaş alanlarından, ıssız adalardan, gemilerin güvertesinden taşan maceracı ruhu öykülerine de sızdırıyor.

Kitabın, filme de uyarlanan ilk öyküsü “Gaspar Ruiz”, İspanya’daki bağımsızlık savaşları sırasında esaretten kurtulan güçlü bir askerin hayatını anlatırken bir aşk hikâyesine de uzanıyor. “Muhbir” adlı ikinci öyküde bir örgüt ajanının deşifre edilişini ünlü bir yazarın ağzından dinleyen okur, üçüncü öykü “Hoyrat”ta Conrad’dan beklenen gerçekçilikte ve sertlikte bir denizcilik hikâyesiyle karşılaşıyor. “Bir Anarşist” adlı öykü, “sözde bir anarşistin” bir adada umutsuzca “mahkûm” edilişini; “askerî bir öykü” olarak anılan kitabın en uzun hikâyesi “Düello” ise Napoléon ordusundaki iki subayın bir ömre yayılan çekişmesini anlatıyor. Kitabın son öyküsü “İl Conde” ise yazarın İtalya’da karşılaştığı cana yakın bir beyefendinin başından geçen “hazin” bir dolandırıcılık hikâyesi.

Conrad’ın romancılıktaki ustalığının izleri olan ve ilhamını, yazarın deyişiyle “gerçeğin ta kendisi”nden alan bu öyküleri, yazarının notu ve Hasan Fehmi Nemli’nin özenli çevirisiyle sunuyoruz.

“Görkemli bir kişiliğe sahip olan Conrad, kendini hayatın karanlık taraflarının karşısında konumlandırır, ancak kendi sanatı onu Shakespearyen bir nihiliste dönüştürür.” HAROOLD BLOOM

 

Memleket Hikâyeleri – Ayfer Tunç

“Bu kadar çirkinleşen ve kimliğini kendi elleriyle tahrip eden şehirler bende memleket hissi değil, öfke ve öfkeden yorgun düşünce de acıma ve teessüf hissi uyandırıyor. Memleket hissi ile köklere bağlılık arasında bir korelasyon olsa gerek. Bir bütün olarak ülkeme bağlıysam da köklerime bağlı değilim. Çünkü köklerimin nerelere uzandığından habersizim. Köklerinin sızladığını duymayan insan nasıl bir memleket arar ki kendine?” Kendi şehir arşivini açıyor Ayfer Tunç. Biraz, bu memleketin doğal ve toplumsal coğrafyasını hor kullanışımıza diz döverek… Biraz Adapazarı, biraz Karasu, biraz İstanbul… “Memleket nere” sorusunun cevabını veremeden – bütün memlekete merakî… Memleket duygusunda bir gezinti; “memleket insanıyla” yarenlik eden hikâyeler… “Çerkez gelinlerinin hürmetkârlığı, Bulgar muhacirlerin çalışkanlığı, Boşnak kızlarının güzelliği… Arnavutların inatçılığı, Lazların siniri, Abhaz erkeklerinin tembelliği, Gürcü kadınlarının huysuzluğu…” Taşra bandosu, Büyük Çarşı’daki fotoğrafçı, kadınlar hamamı, mesire yeri… Yengeler, gelinler, refakatçiler… Çitlenen ayçekirdeklerinin gürültüsüyle yazlıkçılar… “Sakarya Nehri’nin kıvrılarak genişlediği manzaraya karşı rakı”… Yemekte mutlaka evvela çorba… Piknik tüp, “iyi” çay, sonsuz sohbet… Dere tepe düz giden, kapı kapı gezen, halis muhlis hikâyeler…

Refik Halit Karay’ın 1919’da yayımlanmış Memleket Hikâyeleri’ne selamla.

Ayfer Tunç’un teferruatçı, gören ve dinleyen kaleminden…